27 Ağustos 2011 Cumartesi

Manchester ve İngiltereden ilk izlenimler

Geleli sadece 15 gün oldu... Çok mu az mı, kısa mı uzun mu, iyi mi kötü mü bilemiyorum. Geldiğimde ilk düşüncem anlatılan kadar karanlık ve kasvetli bir şehir olmadığı yönündeydi, nitekim 12-13 gün güneş bizi yalnız bırakmadı, bu aralar biraz daha soğuk ve kapalı. Türkiyenin yakıcı güneşinin yerine serin, parçalı bulutlu, yarım saatlik bir güneşin ardından hafif yağmurun yağdığı, ardından tekrar güneşin açtığı, rüzgarının eksik olmadığı, bir üşüyüp bir terlediğiniz garip bir şehir burası...Ben burda yaz da olsa sadece gri bir hava beklediğim için bu yönüyle şaşırttı beni...

15 gün her ne kadar bize uzun gibi gelse de, şehir çok karmaşık olmadığından çabuk alıştık diyebiliriz. En azından ulaşımına, çok sık işleyen bir otobüs ağı var, bebek arabası ile sürekli otobüse inip binerek çok rahat dolaşılabiliyor. Otobüslerin bebek arabası için alçalan sistemleri mevcut, tüm İngilterede böyleymiş. Kaldırımlar da bebek arabalarına uygun olunca istediğiniz yere rahatlıkla gidebiliyorsunuz, hatta arabayla gitmek bazen daha zor olabiliyor. Şehirde metro yok, ulaşım otobüs, tren ve tramvayla sağlanıyor. Otobüsler iki dakikada bir gelince de genelde sık kullanılıyor, trafiğin çok yoğun olduğunu henüz görmedim

Eski bir şehir. Daha doğrusu İngilizlerin eskiye düşkünlüğü hat safhada. Siyah nostaljik taksiler hoş. Evler genelde eski, yeni yapılar yok değil, ama genelde eski. Zaten eski bir sanayi şehri. Hemen hemen hiç yokuş yok, tamamen düz ayak bir yer. Sayısını bilmediğim kadar park var. Yemyeşil kocaman parklar.

Buraya gelmeden önce,Manchesterda Londraya göre daha fazla İngiliz yaşadığını duymuştum, ama buranın da Londradan kalır yanı yok bence tam bir milletler karması. Hintli, Pakistanlı, Arap, Türk ve tabi ki Uzak doğulular...

İngiliz halkı hep duyduğumuz gibi soğuk... Gençler ise fazla kuralcılığın baskısı ile şaşırmış durumdalar. Belki de bana öyle gelmiştir. Saç, kıyafet, hal, hareket ve tavırlar pek de bize uygun değil, fazlasıyla dejenere. Kıyafet diyince ilginç bir tarzları var, soğuk havada kısacık şortlar, yırtık çoraplar, erkeklerde özellikle dar pantolon buraların modalarından. Paraları değerli olduğundan şehir de pahalı. Bazı şeyler Türkiyeyle aynı, bazıları daha ucuz, bazıları da daha pahalı. Her keseye kıyafet var.

Şehir kısaca böyle, gelelim bize. Burda hizmet sektörü yavaş işliyor demişlerdi de gözümle görmeyince inanmamıştım. Gerçekten de öyleymiş. Evimizi daha yeni tutabildik. Herşey randevu ile, emlakçıdan randevuyu bir hafta sonraya bile almanız mümkün. Daha yerleşemedik. Bizim, naapcaz, ne zaman düzenimizi kurcaz telaşımız içerisinde en mutlumuz Erdem. Oğluşum o kadar değişikliğe, farklı farklı otellere ve bizim bütün gün sokaklarda dolaşmalarımıza gayet güzel ayak uydurdu. Biz yanındayız diyedir herhalde-biz başka bir anlam veremedik- gayet keyifliydi. Ufak çaplı bir yurtdışı seyahat denemesi oldu bizim için, çocukla da mümkünmüş test etmiş olduk.

Bugün bayram, babamızın da okulu bugün başladı. Sabah onu okula gönderdik. Oğluşumla baş başa kaldık. İlk defa böyle yalnız bir bayram geçiriyorum. Zormuş gurbetlik, anneden babadan kardeşten uzakta olmak. Allahtan sayılı gün diyoruz, Aralıkta gideriz Türkiyeye diyoruz, böyle böyle kendimizi avutuyoruz. Buraya gelmeden önceki, "Yurtdışına en güzeli çocuksuz gitmek" fikrim sonrasını bilemiycem ama şimdilik değişti, iyi ki Erdemle gelmişiz diyorum. Neşemiz, moral kaynağımız, o iyi olsun da her şeyin çaresi var diyoruz ve iyi ki hep beraberiz diyoruz...


Not: Daha hiç fotoğraf çekemedik.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder